27 Ağustos 2022

Yazılmayan

 Merhaba, 

Yazamıyorum yine, mürekkep kurudu,

Zihnimdeki dağarcık da kurudu, dökülmüyor sözcükler. Ezelden beri tanıdığım harfler hiç tanışmamışız gibi bir araya gelemiyor.

Ancak bir iki karalama, tastamam hepsi bu. Esiri olduğumuz zaman geçiyor da, vakit yetmiyor ne bir muhabbete, ne bir diyafram dolusu nefes almaya. Boğuluyoruz farkında mısın? Yani ben boğuluyorum vaktinde bir merhaba diyememekten. Sonra oturup onun devamını getirememekten. Soğuk yakar ya insanı, donarken yanıyorum. Tercih ederken heyecanı beni yakan işler, artık soğudu soğudu buz gibi oldu. Yine yakıyor. Baktığım yer aynı, ama gördüklerim epey değişti. Buzlar eridi, ardı sıra bahar geldi, çiçekler, kuşlar derken... Birkaç mevsim geçti. 

Ve ben belki de tüm bu döngü içinde sessiz kızgınlığıma ve kırgınlığıma yenilerini eklediğimden yazamıyorum.


Anlatamıyorum ki yazabileyim, öyle bir sıkışmışım ki surlarıma, gözükmüyor karşı kıyılar. Umut, vapurun elbet bu iskeleye uğrayacağını bilmenin çok ötesinde. Çınlamalar, ziller, karşı kıyıdaki simitçi... Hepsi dağ gibi bir gürültü yumağı sanki, yuvarlandıkça büyüyen. O büyüdükçe satırlarımı da sarıyor içine. Yazamıyorum. 

... 

18 Haziran 2022

Kırk İkindi ne söyler?

Merhaba,

Kırk ikindi yağmurlarını taşıyan bulutlar var semada. Nereden getirir kim bilir o kadar damlacığı. Tamam abartmayalım, o vakanın da bir ilmi ve bilimi var, nice de ilgileneni. İlginç olan yanı aynı yaşantımıza benzemesi, o rotasını bize çevirmeyeceğine göre bizim, insanlığın ona özendiğini söylemek abes olmaz. Güne yağmurlu uyandığımız sabahlar da oluyor, günlük güneşlik iken aniden blenderde karışmış gibi bulanıveriyor. Bir bakmışız çöl sıcağı, kavuruyor. Kimi zaman dumanı üstünde tüten kahve gibi neme boğuyor. Ve tüm bunların bir sırası yok. Tıpkı bizim gibi, hayat gibi. İnişiyle yokuşuyla parkuru tamamlamaya çalışıyor o da kendi lisanınca.

İnsan doğar ağlar, ebediyete göç vakti ağlatır. Bu arada nice kırk ikindi yağmuru serüvenleri yaşar. Sanır ki her gün güneşli olacak. Bulutlar küser mi güneşe bilinmez ama o inişli çıkışlı parkurda her bir yokuşta başlar hezeyanları. Aya küser, güneşe bilenir, yağmura şemsiye açar. Doldurmak üzere yaşam görevine başladığı ömür kapsülüne gerekli gereksiz her şeyi yerleştirmeye başlar. Bulmaca parçaları gibi yaşama dair olanlar tam oturur. Kalanlar görüntüde önemli gerçekte kuru kalabalık ahalisine dahil olur. Ve bu hezeyana kapılan insan farketmeden doldurur kapsülü. O kapsüle doldurabileceği son değerler ancak pişmanlık pecetesi olur, olur da işte onun farkındalığı artık son damlalarıdır.

Yaşantımızdaki kırk ikindi yağmurları aynı doğada olduğu gibi daima olacaksa, nasıl ki o kendi lisanınca her sezon görevini tamamlıyorsa pişmanlık pecetesine sarılmadan önce farkına varıp bu yaşam recetesine neden sarılmıyoruz ki?